14 Ekim 2010 Perşembe

Aralık 2009 Marbella, Malaga, Granada ve Valensiya

Aralık başında Murat'ın ailesi bir karavan alarak yanımıza geldiler. Biz noel tatilini biraz daha öne çekerek 14 günlük bir ispanya seyahatine çıktık. İlk durağımız Marbella. Burada 1 hafta bir otelde konaklayıp etrafta ki yerleri gezmeyi planlıyorduk. İlk geldiğimiz günden beri inanılmaz bir yağmur bize sürpriz yaptı. Endülüs Özerk Bölgesi ‘nde bulunan Marbella, Malaga bölgesinde ve Akdeniz kıyısında bir şehir. İnternette, tüm dünyadan yaz aylarında bir çok trustin akın ettiği, Hollywood yıldızlarından bir çok ünlünün burada ev sahibi olduğu gibi bilgiler yer almakta fakat ben bizim güney sahillerimizin Marbella ya kıyasla inanılmayacak derecede daha güzel olduğunu düşünmeden edemedim. Sadece oteller ve tatil köyleri ile dolu bir alan ve uçsuz bucaksız gibi gözüken bir kumsal....( hoş son yıllarda güney sahillerimizde bu tip yapılarla doldu da taşıyor) tabi ki yağmurunda etkisiyle gezecek yerler oldukça kısıtlandı. Malaga ve Marbella 'ya yaptığız günü birlik seyahatler hep sırıl sıklam otele dönmemizle son buldu.

Sanırım bu yukarıda ki resim havanın ne kadarda berbat odluğunu yeterince açıklıyordur. Şansımıza 2-3 gün çok felaket 2-3 günde güneşli günde gezebildik. Marbella Mijas arası 20 kilometrelik bir yol. Küçük bir kasaba Mijas.... Denize biraz uzak kalıyor. Daha doğrusu dağlık bir tepeninorta yerinde yer alıyor bu yüzden denize ulaşmak için tepeden aşağıya inmeniz gerekiyor. Etrafta daha çok hediyelik eşya satan dünkanlar ve restaurantlar ibaret. Bizde İspanyolların meşhur Paellasının tadına burada bakma fırsatı bulduk. Aslında Paella Valensiya ya özgü bir yemek fakat bziizm kısmetimizde burada tadına bakmak varmış. Denzi mahsulleri, safran ve pirinçten oluşan bu yemek benim pek hoşuma gitmedi.

Malaga, Marbella ya 60 kilometre uzaklıkta, buraya gittiğimiz saatlerde yağmur yeni dinmiş ve inanılmaz güzel bri güzeş açmıştı. Tabii gökyüzünde ki kara bulutlarla kovalamaca halindeydik. Ha yağdı ha yağacak....Şansımıza hiç ıslanmadan gayet keyifli gezdik.

1 hafta sonra Marbelladan ayrılarak Granada, Murcia ve Alicante'ye doğru yol aldık. Granada ya geldiğimizde inanılmaz bri yağmurla karşılaştık. Burası diğer gezmiz yerlerden daha çok kalabalıktı. El Hamra sarayı burada bulunuyordu. Fakat biz akşam üzeri geldiğimizden dolayı Sarayı gezemedik. Başka bir zaman yolumuz yine buralara düşermi bilmiyorum. Belki o zaman gezme imkanımız olur.

Granada'dan sonra yolumuz Alicante'den geçti. Hava inanılmaz güneşli ve kışa için gayet sıcak sayılabilecek bir havaydı. Alicante'de havanın güneşli olduğu için oldukça kalabalıktı. Deniz kenarında uzun bir yürüyüş yapıp bol bol reism çektikten sonra hediyelik eşya satan tezgahları dolaştık ve Valendiya'ya doğru yol aldık.

Bir sonraki durağımız Valensiya.... Valensiya da güneşli ve yağmursuz bir hava bizi karşıladı. Gece Valensiya'ya çok yakın bir yerde konakladık. Sabah kahvaltıdan sonra Valensiya'nın merkezine geldik. Burası oldukça turist doluydu. Günlerden pazartesi olduğu için müzelerin hepsi kapalıydı. Bizde etrafı olabildiğince gezmeye çalıştık. Yolda tesadüfen rastladığımız Güliverin parkı ise hakikaten keyifliydi.

Güliver'in yerde yatan kocaman bir maketinin üzerinde bir çok kaydırak var bizde bu kaydıraklardan kaymadan ayrılmak istemedik. Bizimle birlikte çoluk çocuk herkes bu kaydırakta çok eğleniyordu. Parkta ki küçük eğlenceden sonra ki durağımız "Ciudad de las artes y las ciencias" görülmesi gereken fazla modern bir yapı... Bilim ve sanat merkezi olarak inşa edilen bu devasa yapının etrafında gezerken kendinizi uzay istasyonuna gelmiş gibi hissediyorsunuz.




13 Ekim 2010 Çarşamba

Ağustos 2009 Peyregrand- Pireneler






Bugün Murat'ın okuldan arkadaşları Pascal, Felix ve Estelle ile birlikte Pirenelere trekking yapmaya gidiyoruz. Daha önce Murat'ın da benimde böyle bir deneyimimiz olmamıştı. Pascal, Murat'ın okuldaki danışmanı ve çok iyi arkadaşımız. Dağcılık ve tırmanış konusunda inanılmaz tecrübeli..Everest'e tırmanmış, Pireneleri 27 günde sadece kayakla bir baştan bir başa yürümüş , tam bir doğa insanı... Grubumuzun lideri doğal olarak Pascal dı. Estelle Pascal'ın kız arkadaşı o da Pascal gibi devamlı dağlarda, zaten ikisinide hafta sonu ve tatillerde Toulous'da bulamak hemen hemen imkansız ikiside ya tırmanışta ya yürüyüştedirler. Felix, Alman bir arkadaşımız, o da devamlı olarak trekking yapanlardan. Anlaşılan bu işe tek yabancı bizmişiz:))) Öğlen saat 12 de buluşup yola çıktık . Arabayla 1,5 saat yolculuktan sonra parkurun başına geldik. Öğlen yemeği ve ertesi gün kahvaltısını Muratla beraber ben üstlendik. Öğlen için ekmek arası köfte( tam türk işi oldu) ve ertesi gün kahvaltı için enerji deposu olsun diye havuçlu cevizli kek ve poğaça...

Öğlen yemeğimizi yedik ve son hazırlıklarımızı yapıp parkurun başlangıç noktasına geldik. Açıkcası parkurun ne kadar zor ya da kolay olduğu hakkında bir bilgim yoktu. Sadece Pascal bizi düşünerek kolay parkur seçtiğini söylemişti. Yürüyüşe başlar başlamaz devamlı olarak yokuş çıkmaya başladık. Pascal keçi gibi, heryere inanılmaz rahat tırmanıyor. Onun hemen arkasında Estell ve Felix en arkada da Murat ve ben...Grubun temposunu bozmadan onlarla beraber yürüdük.

Akşam saat 7 gibi kamp alanımıza geldik ve çadırlarımız kurup yemeğimizi yedik. Fransızlar dört dörtlük yemek yemekten hoşlanıyorlar.( salata, ana yemek, peynir tabağı, tatlısı ve mutlaka şarap) Fakat dağların ortasında böyle bir menü imkansız gibi gelsede,Estell çantadan teker teker tüm bunları çıkardı..... Şarap bile taşımışlardı:))) Yemek yiyip biraz sohbet ettikten sonra hepimiz çadırlarımıza yerleştik. Bizim kendi çadırımız böyle uzun süreli yürüyüşler için oldukça büyük ve ağır, bu yüzden Pascal'dan ödünç bir çadır aldık. Ama ne çadır!!!! Tam tamına 2 kişilik, yattığınız pozisyonu asla değiştirmeye olanak yok sağdan sola dönemiyorsunuz, çadırın tavanı ise yüzünüzden tam 1 karış yukarıda....

-Bu çadırlar bize ait değil, bu yüzden bu inekçikler bizi rahatsız etmedi ama çadırın sahipleri için aynı şeyi söyleyemiyeceğim...

Kahvaltıdan sonra çadırlarımızı toplayıp çantalarımızı kamp yaptığımız alanda bırakıp yürüyüşe devam ettik. Çantasız yürümek çok daha rahattı fakat dünün yorgunluğu yavaş yavaş kendini gösteriyordu.Başlangıç seviyemizden yaklaşık olarak 2500 metre tırmanıp hedeflenen zirveye ulaştıktan sonra dönüş için harekete geçtik.

Aşağıda resmini gördüğünüz bu muhteşem göl hepimizi görür görmez büyüledi. Daha önce böyle bir renge sahip göl görmemiştim. Bu göl eriyen karların oluşturduğu bir göl...

Öğlen yemeğimizi bu gölün kenarında yemeğe karar verdik. Zirveden aşağıya indiğimizde hepimizin tek bir düşüncesi vardı. Bu suya girip biraz serinlemek biraz günün yorgunluğunu atıp rahatlamak.... Nitekim hepimiz birden kendimizi suda bulduk.Fakat su inanılmaz soğuktu suya atladıktan sonra o 3-5 metrelik mesafeyi nasıl yüzdüm nasıl karaya attım kendimi hiçbir fikrim yok tek hatırladığım nefesimin soğuktan kesilmesiydi....

Temmuz 2009 Barcelona - İspanya

14 Temmuz Fransızların milli bayramı ve bu sene salı gününe geliyor. Bu fransızların herzaman geçerli olan bir kuralı var önemli bir bayram salı ya da perşembeye denk gelirse mutlaka pazartesi veya cuma gününüde tatil yapıyorlar. Yani bizde ki gibi yok cuma tatil olacak mı, pazartesi iş var mı, okul var mı gibi günlerce süren polemiklere vakti zamanında bu çözümü bulmuşlar. Bizde bu tatili fırsat bilip 11 haziran günü Murat'ın okuldan arkadaşının düğün törenine katıldık. İlk defa kilise töreni göreceğimden çok merak etmiştim. Fakat tören sonunun nasıl geldiğini açıkcası bilmek bile istemiyorum bu kadar rutin, sıkıcı ve uzun süren bir tören görmemiştim. Bir ara Estelle ile birlikte törenden kaçıp arkadaki bahçelerden erik toplarken bulduk kendimizi..
Pazar sabahı erkenden yola çıkıp Barselonanın yolunu tuttuk. İlk durağımz Andora.... Fransa ile İspanya arasında yer alan bu küçücük ülkede vergi olmadığından herkes alışveriş için duruyor. Bizde durup bir iki dükkan gezip benzin depomuzu doldurduktan sonra yolumuza devam ettik.

Andora'da öğlen yemeğimizide bu fotoğraftaki manzarayı seyrederek yedikten sonra Barselonaya doğru yol aldık. Barselona'ya öğleden sonra varabildik. Şehri az da olsa gezip kendimize kalacak bir kamping aradık. Camping 3 Esterallas adında deniz kenarında fiyat olarakta çok uygun güzel bir kamping bulup yerleştik. Şehir merkezinde arabayı park edicek yer bulmak herzaman problem olduğundan bizde arabamızı kampingte bırakıp şehir merkezine otobüsle gittik.


İlk durağımız bitmeyen kilise olarak ünlenen Sagrada Familia, önünde inanılmaz bir kuyruk vardı ve bizde içeriye girmek için bu kuyruğa dahil olduk. Açıkcası ben kilisenin içinin bu kadar bitmemiş, inşaat halinde olduğunu ve görülecek pek bir şey olmadığını bilmiyordum. Sadece kilisenin dışarısını görmek yeterli olabilirdi.


Metroya binip Park Güell'i görmeye gittik. Park güell gerçektende keyifli bir mekan heryer rengarenk mozaiklerle kaplı. Kalabalık ve tabii ki sıcak....


Park Güell'den sonra şehir merkezine Las Ramblas'a geldik. İstanbul için İstiklal caddesi neyse Las Ramblas içinde aynı şeyleri söyleyebilirz. Kafeleri, restaurantları, sokak müzisyenleri,akrobatları ile yüzlerce tursitin gezdiği bir caddeydi. Hepsi birbirinden renkli bir çok kareye şahit olmanız mümkün. İşte benim şahit olduklarım....

14 temmuzda dönüş için yola çıktık. Fransa sınırına girdikten sonra küçük bir kasabada yolun kapatılmış olduğunu görünce durduk. Ve bizi güzel bir süpriz bekliyordu. 14 Temmuz ulusal bayram kutlamaları... Aşağıda ki kareler bayramdan

12 Ekim 2010 Salı

Haziran 2009 Lot bölgesi - Fransa




12 Haziran, bugün 1. evlilik yıl dönümümüz ve 3 günlüğüne kısa bir tatile çıkıyoruz. Yaklaşık olarak Toulouse'un 100km kuzeyine gidicez. Aslında buraya gidişimiz enterasan olaylar sonucunda gelişti. Toulouse'a gelmeden önce ki yaz National Geograghic dergisi traveler özel sayı adında bir dergi yayımlamıştı. Derginin içerisinde “ en mükemmel Fransız köyünü ararken” adlı Rapheal Kadushin'e ait bir yazı yer almaktaydı. Kuzenimde bunu okuyunca orada bu bölge ile ilgili güzel şeyler yazıldığını görmüş ve dergiyi bana verdi ve mutlaka gidip ziyaret etmemizi söyledi.St. cirq lapopie adlı küçük şirin kasaba ilk durağımız oldu. Bu kasabanın ne kadarda şirin bir yer olduğunu daha kasabaya yaklaşırken hissetmiştik. Uçurumlarla içli dışlı bir yolu, rengarenk sardunyaların süslediği evleri ve köprüleri....






Merkez oldukça küçük ve bir çok turist kafilesi gelmişti. Turizm ofisini bulup yetkiliden etraf ve kalacak yer hakkında bildi aldıktan sonra bu geceyi burada bir yerde geçirmeye karar verdik. Burada gezmemiz gereken 2 önemli mağara varmış. İlk ziyaretimiz M.Ö 25.000 yılına ait olan ve içerisinde ilk insanların yaşamına dair bulguların bulunduğu duvarlarında at, mamut,bizon ve geyik çizimlerinin yer aldığı Pech Merle mağarası. Mağaranın içerisinde ki sıcaklık 12,5 derece bu yüzden üzerin,ze kalın birşeyler almanız tavsiye olunur. Zaten girişte rehber sizi bu konuda uyarıyor. Gezintinizi rehber eşliğinde gerçekleştiriyorsunuz. Gişeden giriş ücretini ödedikten sonra (biz kişi başı 8 euro ödedik) duvarlarında mağara ve insanlığın oluşum evrelerini gösteren resimlerle dolu olan küçük bir oda içerisinde rehber sizie mağara hakkında ön bilgi veriyor. Daha sonra grup halinde önce dar ve dik merdivenlerden inerek esas girişe ulaşıyorsunuz. Mağara içerisinde bir çok sarkıt var ve bunlardan akan sular sebebiyle oldukça ıslak ve nemli bir atmosfere sahip. Mağarada etkilenmemek imkansız, nasıl olur da bu kadar zaman bu kadar korunaklı bir şekilde kaldığına hayret etmeden kalamıyor insan ve duvarlarda ki resimler hakikaten çok muntazam. Fakat mağara içerisinde fotoğraf çekmek yasaktı.(http://www.pechmerle.com)

Yukarıda ki resimde gördüğünüz inci tanesini anımsatan şeyler bir inci kadar pürüzsüz ve parlak zaten isimleride "mağara incileri" yağmur sularının tavandan yere damlaması esnasında yüzeyin yumuşak yapısına değen su tanecikleri bu inci tanesine benzeyen taşlara dönüşüyorlar. Bu bilgi reberin bize anlattığı... Emin ki bilimsel çok daha ayrıntılı bir açıklamaı vardır.

Bu resim Yaklaşık olarak M.Ö. 20000 yılına ait bir at ve bizon resmi. Bu resimleri kartpostal olarak mağarının dışarısından aldım. Fotoğraf çekmek yasak olduğu için bunlar hatıra olarak kaldı.

O gece mağaraların bize verdiği heyecanla st.cirq lopopie'ye geri döndük ve öğlen gözümüze kestirip beğendimiz kampingte ( camping de la plage) kendimize yer bulup yerleştik.

Bu çadırla yaptığımız ilk seyahatimizdi ve bundan sonra ki seyahatlarimizi böyle yapmaya karar verdik. Hem ekonomik oluyor hemde istediğimiz her yerde konaklama imkanı bulabiliyoruz. Toulouse'da yaşamaya başladıktan ve böyle ara ara küçük geziler esnasında gördük ki buralarda kamp ve kampçılık, karavanla ve çadırla seyahat oldukça ilerlemiş durumda, kampingler o kadar konforlu,temiz ve rahatlar ki kendinizi otelde kalıyor gibi hissedebiliyorsunuz.


Evlilik yıldönümüz içinde kamping 'in restaurantında çok keyifli bir akşam yemeği yedik. Ertesi sabah kahvaltımızı kampingin hemen yanından geçen Lot nehri kıyısında yaptık ve yola çıkmak için hazırlandık. Şimdi ilk durağımız Gouffre de Padirac....

Bu mağaranın girişi çok enterasan, önce merdivenlerle aşağıya doğru bir yol iniyorsunuz. Yolun sonunda mağaranın kapısına ulaşabiliyorsunuz. Aşağıdaki resim belki biraz daha açıklayıcı olabilir. Gökyüzüne doğru uzanan deliğin çapı 33 metre, ben resmi çekmek için 75 metre aşağıdayım, mağaranın girişide burada,yer altında bulunan nehrin uzunluğu 103 metre, 500 metre lik bir yolu da yürüyerek ziyaret ediyorsunuz. Parkurun toplam uzuluğu 2000metre....

Mağarada toplam gezi süresi 1saat 30 dakika, bu mağarada hava sıcaklığı diğerinde olduğu gibi 12,5 derece, giriş ücreti için kişi başı 9.20 euro ödedik. Mağara 3 nisan-7 kasım tarihleri arasında açık.

Rehber eşliğinde dar yollardan ve geçitlerden geçtikten sonra sizi kayıklar ve yeni rehberler hazır olarak bekliyor. Bu kayıklara 8 kişilik gruplar halinde bindikten sonra rehber sizi kürek çekerek mağaranın derinliklerine doğru bir yolculuğa çıkarıyor. Bu mağara da resim çekmek yasak fakat mağaranın belli bir kısmında bir fotoğraf makinası siz yaklaşınca otomatik olarak resminizi çekiyor ve gezinti sonrası isterseniz bu resmi satın alabiliyorsunuz.Yukarıda ki resim de böyle bir andan...Bu mağarada ilk insanlara ait bulgular yoktu fakat bu mağaranın oluşum şekli ve tarzı bizi çok etkiledi. Galiba dünyada böyle 2-3 mağara bulunmaktaymış....(http://www.gouffre-de-padirac.com)



Şubat 2009 Aix en provence - Marsilya








Şubat ayının son haftası Murat'ın cuma günü için izni vardı ve bunu cumartesi pazarla birleştirip 3 günlüğüne Marsilaya ve Aix en provence' sı görmek için yola çıktık. İnternetten çok uygun ve çok güzel bir otel buldum. Marsilya'ya giderken yolda tesadüfen görüpte durduğumuz bu dışarıdan kale görünüşlü ama içerisindeküçük bir şehir barındıran yapıya geldik.

Durupta gezmesek olmaz hem öğlen yemeği için hazırladığım sandviçleri yedik hemde şehrin içinde turladık. Bu kaleden şehrin içinde ne ararsanız var oteller, barlar, evler, kafeler....

Kalacağımız otel Ax en provence'daydı Bu yüzden Marsilya gezisini ertesi güne bırakıp bu şehri gezdik. Oldukça küçük bir şehir, 2-3 saat içerisinde sağı solu heryerini gezip bitirdik. Hava güneşli olduğundan tüm şehir sokaklara dökülmüştü. .

Ve ertesi sabah 30 dk lık bir yolculuktan sonra Marsilya ya ulaştık. Marsilya hakikaten büyük bir şehir Fransanın 2. büyük şehri özelliğini koruyor. Biz İstanbul'da doğup büyüyen bir çiftiz ve ikimizde deniz olmadan yaşamanının biraz zor olduğunu artık daha iyi anlıyoruz. Bu yüzden denizi görünce ilk defa görüyormuş gibi sevindik hemen soluğu deniz kenarında aldık. Denizle selamlaşıp hasret giderdikten sonra ilk olarak turizm ofisine uğrayıp bir harita aldık. Ve turumuza deniz kenarından başladık.

Balıktan dönen teknelerin yanaşmalarıyla hemen oracıkta balık pazarı kuruldu taze taze balıklar alıcılarını beklediler.


Notre dame de la garde kilisesi marsilyanın en yüksek tepesinde bulunuyor. Buraya gitmek için yokuş çıkmayı göz önüne alamadığımızdan otobüse bindik. Buradan tüm şehri yukarıdan seyredebiliyorsunuz. Bu kilise bu güne kadar gezdiğim kiliseler içinde en ferah olanıydı diyebilirim. Oldukça yeniydi, etrafta bir sürü çiçekler tavanlardan aşağıya sarkıtılmış ipe dizili ahşap yelkenliler ve resmini gördüğünüz ilginç duvar vardı.




Şubat 2009 Paris


Murat'ın ailesi İstabul'dan bizi ziyarete geldi. Birlikte çok güzel vakit geçirdik. Murat'ı Toulouse'da bırakarak hep beraber araba ile Parise gittik. Paris'te 15 gün kaldık.Paris'te birinci gün görmezsek olmaz Louvre Müzesini gezdik. Fransa da her ayın ilk pazar günü tüm müzeler ücretsiz olarak gezilebiliyor.


Şansımıza o gün şubat ayının ilk pazar günüydü ve biz Louvre müzesinin içinde ordan oraya geziyorduk. Paris'e geldik Louvre girdik Mona Lisa'yı görmeden olmaz .Herzaman Mona Lisa için televizyonda, kitaplarda görüldüğü gibi büyk değil küçük bir tablo derledi. Bu gerçekten doğruymuş hayalimden daha da küçük bir resimle karşılaştımç Başı o kadar kalabalıktı ki sadece şöyle bir göz atıp yanından ayrıldım. Müze o kadar büyük ki saat 11 de başladığımız gezimize saat 17:30 da artık müze görevlilerinin kapanış anoslarını birkaç kere tekrarlamalarından sonra son verdik. Şunu belirtmek isterim ki gezemediğimiz 1,5 kat daha kalmıştı. Kaldığımız otel Paris'e 100km uzaklıktaydı. Bu yüzden her gün Paris'e gitmek yerine civardaki küçük yerleşimleri ve Rouen şehrini de gezdik.

Açıkçası Paris abartıldığı kadar etkileyici ve güzel gözükmedi benim gözüme galiba ben Toulouse şehrini o kadar çok sevmiş ve benimsemişim ki....

Eyfel kulesi ise kesinlik gece görülmesi gereken bir yapı...

Vernon,Rouen ve Norman Village

Burası Paris'e 1 saat uzaklıkta küçük ama çok şirin bir yer olan Vernon. Bu resimde ki yapı ise hayli sevimli gözüküyordu.Nehrin üzerindeki köprü yıkılmış fakat bu şirin ev hala ayakta kalmış.



Ocak 2009 Albi




Yeni yılın ilk gezmesi Albi şehri...

Bu küçük şehir pazar günü ve havanın soğuk olmasından dolayı bomboştu. Gezimizde bu yüzde oldukça kısa sürdü. Tarn nehri kenarında yer alan bu şehir ünlü ressam Henri de Toulouse- Lautrec 'in doğum yeridir. Kathedral Sainte-Cécile'yi görüp nehir kenarında kısa bir yürüyüşten ve Lautrec müzesini gezip evimize döndük. Bu katedral dünyanın en büyük tuğla katedrali olmasının yanında yapımı tam 2 yüzyıl (1282-1480) sürmüş.

.